"Bazılarında Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) özgür dünyanın lideri olduğu gerçeğini kabul etme eğilimi var. Liderlik, önce güvenin verildiği yerde kabul edilir ve güven davranışa bağlıdır; temkinli bir şekilde verilir ve çabucak geri alınır."

"Uluslararası Ceza Mahkemesini (UCM) hiçbir zaman desteklemememizin bir nedeni var çünkü bu bizim egemenliğimize doğrudan bir hakarettir. Hiçbir uluslararası kurumu Amerikan egemenliğinin üstünde tutmuyoruz."

Gazze'de haftalar geçtikçe, İsrail ordusu daha fazla zulüm ve suç işledikçe, İsrail liderliği kanlı ve kendi kendini yok eden yolunda ısrar ettikçe ve ABD yetkilileri İsraillileri vazgeçmeye zorlamak için hiçbir şey yapmamaya devam ettikçe durum giderek daha da kaygı verici bir hale geliyor. Tıpkı Darius ve Xerxes'in devasa ordularını kararlı Yunan şehir devletlerinin üzerine boş yere yağdırması gibi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için de zafer bir hayaldir. İsrail, rasyonel bir liderlik ortaya çıkana kadar parya bir devlet olacaktır. ABD ise 21. yüzyılın başlarında insanlığa karşı işlenen en kötü suçların baş destekçisi olarak ve yaratılmasında başrol oynadığı uluslararası düzeni terk eden ülke olarak tanınacaktır.

Uluslararası hukuk bir adım daha ileri gidiyor

İspanya'nın güçlü Filistin duruşunun perde arkası İspanya'nın güçlü Filistin duruşunun perde arkası

UCM Savcısı Kerim Han'ın Netanyahu dahil 2 İsrail ve 3 Hamas yetkilisi hakkında tutuklama emri çıkarılması için yaptığı başvuru eğer kabul edilirse, uluslararası hukuk tarihinde bir dönüm noktası olabilir.

Akla ilk gelen karşılaştırma, İspanyol savcı Baltasar Garzon'un 1998 yılında Şili diktatörü Augusto Pinochet için çıkardığı ve Pinochet'in İngiltere'de uzun süre tutuklu kalmasıyla sonuçlanan tutuklama emri oldu. Pinochet'in sonunda Şili'ye dönmesine izin verilse bile, diktatörken yaptıkları nedeniyle hapsedilmesi toplumları benzer zulümlere maruz kalan her yerdeki insanlar için bir umut ışığı oldu.

Han kısa bir süre önce Batılı ülkelerden ismi açıklanmayan siyasetçilerin UCM'nin İsrailli yetkililer için tutuklama emri çıkarabileceğinden duydukları endişeyi dile getirdiklerini açıkladı. Uluslararası hukukun herkese eşit şekilde uygulanabileceği fikri bile güçlüleri rahatsız ediyor.

İsrail'in Gazze'deki sivil halka yaptıkları, insanlığa karşı suç işleyenleri yargılamak üzere uluslararası hukukun oluşturulmasının temel nedenlerinden birine örnek teşkil ediyor. ABD, Han'ın böyle bir durumda harekete geçme sorumluluğunu kararlılıkla savunmalıdır. Bunun aksine, Demokrat ve Cumhuriyetçi yetkililer, Han'ı ve UCM'yi tehdit ederek UCM'nin yargı yetkisini sorguladılar.

Uluslararası düzen ABD'nin değerkamlığıyla kurulmadı

UCM, ABD'nin 2.Dünya Savaşı'ndan sonra desteklediği uluslararası düzene yeni eklenen bir kurumdur.  ABD'li yetkililer geçmişte de uluslararası kurumları küçümseyen davranışlarda bulundular, ancak ABD'nin yarattığı uluslararası düzenin meşruiyetini bu kadar açık ve aleni bir şekilde inkar ettikleri bir zamanı hatırlamıyorum.

Uluslararası düzenin Amerika'nın diğerkamlığıyla değil, kendi çıkarları doğrultusunda kurulduğu düşünüldüğünde bu durum çok da şaşırtıcı değil. Önde gelen Amerikalı entelektüeller, İngiliz liderliğindeki 19. yüzyıl küresel düzeninin parçalandığını ve bunun sonucunda giderek artan kaos ve şiddetin ortaya çıktığını fark ederek uluslararası ilişkiler sorununa odaklanmaya başladılar.

Örneğin, Bretton Woods müzakerelerinde önemli bir rol oynayacak ve daha sonra 1949-1953 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanı olarak görev yapacak olan Dean Acheson, Almanya'nın 2.Dünya Savaşı'nı başlatmasından kısa bir süre sonra, Kasım 1939'da Yale'de yaptığı bir konuşma sırasında şu yorumları yapmıştır:

"Bizim için hayati önem taşıyan dünya düzeni, güçlü bir yeniden yapılanmaya gidilmediği takdirde parçalanmaya devam edecektir. Her türlü eylem, elbette istediğimiz zaman istediğimiz şekilde hareket etme gücümüze bir sınırlama getirilmesini gerektirir. İşte egemenliğimizin bu sözde zedelenmesi, birçoğumuzu dünyada kendi konumumuzu daha güvenli hale getirmek için gerekli olan sorumlulukları kabul etme fikrinden korkutmaktadır."

Uluslararası düzenin gerçekliği

Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan uluslararası düzen, Acheson'un yorumlarının da açıkça ortaya koyduğu gibi, hem insanlığa hem de ABD'nin çıkarlarına hizmet etmeyi amaçlıyordu. Yine de Birleşmiş Milletler (BM) ve ilgili kurumları hiçbir zaman insanlığın dertlerine deva olarak algılanmadı. Acheson anılarında, 1953-1961 yılları arasında BM Genel Sekreteri olan Dag Hammarskjold'un şu sözlerini aktarıyor.

"Antlaşma... BM'ye bir süper devletin niteliklerinden hiçbirini vermez. BM daha ziyade hükümetler arasında bir müzakere aracıdır ve aynı zamanda Antlaşma'nın hedeflerini desteklemek üzere hükümetler tarafından ortak eylemde bulunulması için zamanın diplomasi araçlarına eklenmiş bir araçtır." 

Ancak bu gerçekler, sistemin zaman içinde büyüyemeyeceği veya değişemeyeceği, uluslararası hukukun zaman içinde itibar, hatta uygulanabilirlik kazanamayacağı veya BM'nin uzun soluklu konuşmalar için bir forum olmaktan öteye gidemeyeceği anlamına gelmiyordu. Aslında bu olasılıklar benimsendi, Soğuk Savaş ve sonrasında dünya geliştikçe, insanlık BM'nin potansiyelinin daha fazla farkına vardı.

Amerikan vizyonu kendini beğenmişliğe dönüşüyor

Ne yazık ki ABD'li yetkililer uzun zaman önce ABD'nin çıkarlarının ve güvenliğinin sadece güçlü bir orduya sahip olmayı değil, aynı zamanda küresel güvenlik ve refahı sağlamak için diğerleriyle uzlaşmayı da gerektirdiği gerçeğini gözden kaçırdı. Eski Başkan George H. W. Bush'un 1990'da ilan ettiği "yeni dünya düzeni" bundan böyle sadece ABD çıkarlarının karar alma mekanizmasına hakim olacağı anlamına geliyordu. O zamandan beri ABD'li yetkililer küresel düzenin tüm insanlık için olduğu fikrine sadece sözde hizmet ettiler, eylemleri kendilerini hiçbir yasaya tabi olmayan Yeni Roma, yeni Leviathan olarak gördüklerini açıkça ortaya koydu. Sonuçlar, oldukça hafif bir ifadeyle, felaket oldu. Şimdi ABD sadece uluslararası toplumu başından savmakla kalmıyor, 35 binden fazla Gazzeli sivilin ölümüne neden olan silahları da sağlıyor.

Kendimi sık sık Acheson'ın dönemindeki ABD'li politikacıların, siyasi eğilimleri ne olursa olsun, günümüz Amerikalı yetkililerine kıyasla sergiledikleri muazzam anlayış farkını düşünürken buluyorum. Cordell Hull ve Harry Truman gibi mütevazı geçmişlere sahip isimler bile ABD'nin refahının, diğer toplumlara saygı gösterecek şekilde hem demir atması hem de etkileşimde bulunması gereken istikrarlı bir dünya sistemine bağlı olduğunu anlamışlardı. Arthur Vandenberg gibi katı bir izolasyonist bile savaş sonrası küresel durumun siyasi ideolojisini değiştirmesini ve ABD için olumlu, küresel bir rolü benimsemesini gerektirdiğini anlamıştı.

Açıkça görülüyor ki günümüz ABD'li yetkilileri, küresel meselelerde yapıcı ve istikrar sağlayıcı bir rol üstlenebilmek için kendilerinin ve ABD'nin kişisel çıkarlarından vazgeçmesi gerektiğini artık kavrayamıyorlar. Bu durumda mevcut sistemi reforme etmek ya da mümkün olduğunca çok sayıda insan için barış ve refah sağlayabilecek daha uygulanabilir bir alternatif sistem inşa etmek de dünyanın geri kalanına düşüyor.

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Orta Doğu Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Editör: Meryem Elif Polat