Kalın: Suriye’de Esed’in olmadığı bir geçiş hükümeti kurulmalı

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Suriye’deki son durumdan İsrail’in ilhak planına Arap dünyasının verdiği tepkiye kadar pek çok alanda soruları cevapladı. İşte Kalın’ın sorulara verdiği cevaplar…

Kalın: Suriye’de Esed’in olmadığı bir geçiş hükümeti kurulmalı

Metin Mutanoğlu’nun röportajı

SORU: Suriye 2011'den beri bir iç savaş içerisinde. Birçok şey yaşandı, birçok dramlar yaşandı ama en son geldiğimiz noktada Türkiye ile Rusya arasında bir mutabakat imzalandı Suriye'nin kuzeyinde… Bu mutabakatlar nasıl gidiyor? Şu an ortak devriyeler devam ediyor, bir sorun var mı?

CEVAP: Şu anda Sayın Cumhurbaşkanımızın Sayın Putin'le 5 Mart'ta yaptığı İdlib ateşkesi çerçevesinde ortak devriyeler devam ediyor. Ateşkes büyük oranda uygulanıyor fakat zaman zaman rejimin ihlallerinin olduğunu da görüyoruz. Şimdi en son bildiğiniz gibi BM İnsan Hakları Komisyonunun da bir raporu yayınlandı, 'Rejim İdlib'deki sivillere saldırmak suretiyle savaş suçu işlemiştir' diye. Bu zaten bizim baştan beri söylediğimiz bir konuydu. Yani sivilleri cezalandırmak suretiyle rejim orada mevzi elde etmeye çalıştı. Bunun için çok acımasızca, hunharca varil bombaları kullandılar, kimyasal silahlar kullandılar ve başka tür toplu mezarlar, toplu öldürmeler yaşandı, büyük bir insanlık dramı yaşandı orada. Sorun bütünü ile çözülmüş değil ama kısmen kontrol altına alınmış durumda. Özellikle İdlib'de kısmi bir sükunetin hakim olduğunu söyleyebiliriz fakat bizim beklentimiz ve çağrımız geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanımız, Astana Üçlü Zirvesi'nde de bunu yine dile getirdi, İdlib bölgesinin bir güvenli bölge ilan edilmesi, kelimenin tam manasıyla bir güvenli bölge ilan edilmesi ve bu şekilde muamele görmesi. Aksi halde İdlib'e sıkışmış olan 3-3,5 milyon insanı orada uzun vadede tutmanız mümkün değil. Zaten Suriye'nin başka bölgelerinden kaçıp gelmiş yani yerlerinden edilmiş insanlar oraya sıkışmışlar, ki normalde İdlib'in nüfusu 1 milyon civarındadır, yani şu anda oraya onun 3-3,5 katı insan sıkışmış durumda ve bu insanların gidebileceği başka bir yer yok, sadece Türkiye var. Bu, problemin bir ayağı tabii.

Öbür tarafta terör örgütünün Suriye'deki uzantısı olan PYD ve YPG'nin terörist faaliyetleri de orada devam ediyor. Biliyorsunuz bazen Afrin'de, bazen Tel Rıfat'ta, bazen Fırat'ın doğusunda ve çeşitli terörist eylemler gerçekleştiriyorlar, sivillere saldırıyorlar. Bunlara tabii bizim müsaade etmemiz mümkün değil. Bunlara karşı mücadelemiz de kararlı bir şekilde devam edecek. Fırat'ın doğusunda da hakimiyeti sağlamak, sükuneti sağlamak için askerlerimiz orada yoğun bir faaliyet gösteriyorlar. Bu çalışmalar da aynen devam edecek herhangi bir fasıla olmadan. Fakat nihai olarak Suriye meselesinin çözümü için Birleşmiş Milletler 2254 sayılı kararı çerçevesinde de bir geçiş hükümetinin kurulması, seçimlerin yapılması ve Suriye'de herkesi temsil eden meşru bir siyasi yapının inşa edilmesi gerekiyor. Bunun Esed rejimi tarafından yapılamayacağı açık bir şekilde ortada.

SORU: Esed rejimi ile ilgili olarak geçtiğimiz günlerde bir iddia ortaya atıldı Esed'in koltuğu bırakacağı, bir ülkeye sığınacağına dair. Bu iddialarla ilgili görüşünüz nedir?

CEVAP: Bunlar birer iddia, daha sonra yalanlandı çeşitli başka makamlar tarafından. Rus basınında bu tür şeyler çıktı, sonra onlar 'böyle bir şey yok' dediler.

SORU: Siz yeni bir süreç bekliyor musunuz?

CEVAP: Suriye'de yapılması gereken, Birleşmiş Milletler 2254 sayılı kararı çerçevesi siyasi sürecin ilerletilmesi, Anayasa Komisyonunun çalışmalarını tamamlaması, ki bir sonraki toplantı ağustos ayında yapılacak, ve oradan çıkacak neticenin herkes tarafından bağlayıcı olması önemli. Anayasa Komisyonu çalışmalarının da yıllarca sürmemesi gerekiyor. Yani bunun bir takviminin olması lazım, bir nihai tarihinin olması lazım. Rejim şu ana kadar Anayasa Komisyonu çalışmalarını sabote etmek için elinden geleni yaptı çünkü oradan çıkacak bağlayıcı bir metnin kendi lehine olmayacağını biliyor veya öyle düşünüyor. Bundan dolayı da Anayasa Komisyonu çalışmaları çok yavaş ilerliyor. Halbuki bu çalışmaların bir an önce tamamlanması ve Suriye'de siyasi süreci ilerletecek bir anayasal zeminin oluşturulması gerekiyor, çatışmaların durdurulması gerekiyor, mültecilerin tabii ki güvenli, onurlu bir şekilde evlerine dönmesi gerekiyor. Dolayısıyla Suriye meselesinin aslında bütün ana başlıkları olduğu gibi duruyor yani salgından dolayı bir 3-4 ay dikkatler başka yerlere yöneldi ama Suriye meselesinde temel konular maalesef çözümsüz bir şekilde durmaya devam ediyor.

SORU: İsrail- Filistin meselesi... Burada Netanyahu'nun, büyük bir iştahla Batı Şeria'nın bir kısmının ilhak edilmesiyle ilgili bir planı var. Buna zaten Trump ön ayak olmuştu, o yol açmıştı. Bu ilhak, iki devletli çözümü yok edebilecek bir noktaya doğru gidiyor çünkü Filistin tarafının da çok keskin bir duruş sergilediğini görüyoruz. İlhak planı ile ilgili Türkiye'nin duruşu nedir? Bununla bağlantılı olarak daha önce Kudüs'ün başkent olarak tanınması konusunda Türkiye çok önemli bir hamle yapmıştı, İstanbul'da İslam İşbirliği Teşkilatı üyelerini toplamıştınız. Daha sonra BM'de Kudüs'ün tek taraflı başkent ilan edilmesinin bir anlam ifade etmeyeceğine yönelik bir karar çıkartmıştınız. Yeni dönemde bu ilhaka karşı Türkiye'nin herhangi bir planı var mı yoksa mevcut planları mı destekleyeceksiniz?

CEVAP: Öncelikle İsrail'in bu ilhak planı gayrimeşrudur, hukuka aykırıdır, yeni bir işgal ve gasp hareketidir. Bunu kesin bir şekilde reddediyoruz ve bütün uluslararası toplumu da bu ilhak planını reddetmeye davet ediyoruz. Nasıl Kudüs konusunda uluslararası toplum büyük bir birlik ve dayanışma gösterdiyse aynı dayanışmanın şimdi bu ilhak planına karşı da gösterilmesi gerekiyor. Başta Arap ülkeleri ve Arap Ligi olmak üzere İslam İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Ortadoğu Dörtlüsü ve diğer ilgili bütün kurumların bu konuda çok açık ve net bir tutum sergilemesi gerekiyor. Çünkü işgal ve ilhak politikaları bugüne kadar Filistin meselesini daha içinden çıkılmaz hale getirdi, her tür barış, iki devletli çözüm, siyasi istikrar, toplumsal huzur imkanlarını ortadan kaldırdı. Bu ilhak planı bu krizi daha da derinleştirir. Zaten Netanyahu iki devletli çözüme inanmadığını baştan beri ifade eden bir siyasetçi. Hatta İsrail siyaseti içinde Likud'un ana çizgisi haline getirmiş durumda bunu. Şimdi buna öncelikle iki devletli çözüme inandığını söyleyen Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çeşitli çevrelerin, kongre üyelerinin, çeşitli Musevi topluluklarının gür bir sesle itiraz etmesi gerekiyor. Vatikan'ın karşı çıkması gerekiyor. O topraklar aynı zamanda orada yaşayan Hristiyanları da ilgilendiriyor, Vatikan'ı da ilgilendiriyor, Arap ülkelerini doğrudan ilgilendiriyor, onların daha fazla ses çıkartması gerekiyor.

Türkiye olarak bu konuda Cumhurbaşkanımızın pek çok Arap lideri ile Batılı liderle telefon görüşmeleri oldu ilk bu karar açıklandığı zaman. Cumhurbaşkanımız bunu net bir şekilde reddettiğimizi Sayın Trump'a da Sayın Putin'e de Mahmud Abbas'a da Ürdün Kralı'na da ve görüştüğü birçok lidere, Sayın Merkel'e ve diğerlerine açık ve net bir şekilde ifade etti. Bu konudaki tavrımız bizim son derece net. Bu yeni bir gasp ve işgal politikasıdır, hamlesidir, oyunudur, bu oyuna hiç kimsenin gelmemesi gerekiyor.

Tabii İsrail'i durduracak olan şey uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler'in, Ortadoğu Dörtlüsünün, Avrupa Birliği'nin daha etkin, daha dirayetli, daha güçlü bir şekilde tavır almasıdır. Yani bu hukuksuzluğu, bu kanunsuzluğu, hatta bu haydutluğu göz ardı edersek yarın Orta Doğu'da başka felaketlerin kapısını aralamış oluruz. Bugüne kadar İsrail'in 1947'den beri Filistin topraklarını nasıl adım adım, parça parça, santim santim, metre metre işgal ettiğini, gasbettiğini gördük. Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler'de bir harita göstermişti biliyorsunuz, 47'den bugüne kadar Filistin topraklarının nasıl yok edildiğini, İsrail tarafından işgal edildiğini… O harita hala yerinde duruyor. Maalesef eğer bu ilhak politikası uygulanırsa, ilhak kararı uygulanırsa bir beşinci harita daha gelecek onların yanına, 4 harita vardı ve 5'inci haritada adeta artık Filistin ortadan kalkacak. Dolayısıyla buna müsaade edemeyiz Orta Doğu'nun barışı için, huzuru için… İsrail burada aynı Kudüs'te olduğu gibi yine ateşle oynuyor, tahrik edici, yıkıcı bir politikanın peşinde. Bundan derhal vazgeçmesi gerekiyor. İsrail üzerinde etkisi olan, yetkisi olan bütün ülkelerin de başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere bu konuda açık ve net bir tavır alması gerekiyor.

SORU: Siz Arap dünyasının tavrını yeterli görüyor musunuz?

CEVAP: Yeterli görmüyorum, özellikle Arap Ligi'nin tavrını yetersiz görüyorum, İslam İşbirliği Teşkilatı içerisinde bu konuda çok net tavır sergileyen ülkeler var ama onun tavrının da yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Daha fazla ses çıkartılması gerekiyor. Özellikle Arap Birliği'nin, yani ikide bir Türkiye aleyhine kararlar çıkartmak yerine öncelikle bu meseleler üzerine odaklanması gerekiyor.

SORU: Türkiye'nin dış politikası, özellikle bölgesel politikalarına baktığımızda son dönemde son derece proaktif bir politika güttüğünüzü görüyoruz bölgede. Yani Libya'dan Yemen'e kadar, Suriye'ye, Mısır'a kadar bölge politikalarınız oldukça etkili ve hemen hemen her noktada Türkiye'nin bir varlığını görüyoruz. Balkanlarda zaten tarihsel bir etkimiz var. Şimdi bu politikaları değerlendirdiğimizde, ben özellikle Arap dünyasını yakından takip ettiğim için biliyorum, bunu bazı Arap liderler de siz de biliyorsunuz gündeme getiriyorlar, Türkiye'nin dış politikasının özellikle bölgesel politikasının İhvan ve Neo Osmanlıcılık üzerine tesis edildiği ve merkezinin bu olduğuna dair bir söylem tutturuyorlar. Bizim böyle mi gerçekten politikamız. Türkiye’nin bölgesel politikalarının temel kriterleri nedir? Biz İhvan üzerine mi gidiyoruz, Neo Osmanlıcılık mı bizim hedefimiz, yeni bir Osmanlı etkisi mi oluşturmaya çalışıyoruz, nedir bizim dış politika kriterlerimiz?

CEVAP: Bunlar Türkiye'nin aktif dış politikasını gölgelemek amacıyla ortaya atılmış birtakım asılsız iddialardan ibarettir. Somut olarak bunun hiçbir yerde bir örneğini gösteremezler. Türkiye Mısır'da Hüsnü Mübarek devrildikten sonra orada kim meşru olarak devletin başında idiyse onunla iş tutmuştur, Tunus'ta seçimle kim iş başına gelmişse onlarla iş tutmuştur, Libya'da siyasi istikrarı sağlamak için hiçbir siyasi taraf arasında ‘Bu İhvancıdır, bu batıcıdır, bu milliyetçidir' gibi ayrımlar yapmadan meşru olan aktörlerin tamamı ile çalışma gayreti içerisinde olmuştur. Aynı örneği Körfez ülkeleri için verebiliriz, Irak için verebiliriz ve başka ülkeler için verebiliriz. Suriye'de savaş başladığında Türkiye, tırnak içinde, yani Müslüman Kardeşleri mi destekledi? Suriye halkını destekledi orada. Esed rejimi hiçbir ayrım yapmadan Sünnisi ile Kürt'üyle Arap'ıyla Türkmen'i ile karşı çıkan kim varsa onlara saldırdı ve Türkiye de o zulme uğrayan herkese kapılarını açtı, herhangi bir ayrım yapmadı. Fakat son dönemde özellikle uluslararası liberal söylemin bir öcü haline getirdiği işte İslam, İslamcılık, İslami hareketler, İslami partiler, Müslüman Kardeşler gibi söylemler elverişli bir enstrüman olarak her yerde kullanılıyor.

Mesela bunun son örneğini John Bolton’ın yazdığı kitapta da gördük. Yani bizim kendisi ile yaptığımız pek çok görüşmede buradaki görüşmelerde, Washington'daki, New York'taki görüşmelerde, telefon konuşmalarımızda bir defa bile bu konuları gündeme getirmeyen Bolton, gidip bu kitabı yazdığında Sayın Cumhurbaşkanımıza 'O radikal bir İslamcıdır' gibi bir iftira atıyor. Bunu niye yapıyor, gerçek olduğu için değil, bu elverişli bir enstrüman olduğu için, çok işe yarar bir argüman olduğu için. 'Bunu dediğinizde artık başka bir şey söylemenize gerek kalmaz' varsayımı ile hareket edildiği için.

SORU: Peki bu tür söylemler neden kullanılıyor? Ne istiyor Türkiye, bölge ülkeleri için sizin gelecek tasavvurunuz nedir, neden bu kadar proaktifsiniz bölgede?

CEVAP: Kendi halkına zulüm etmeyen bir rejimle Türkiye'nin bir sorunu olmaz ama bir rejim kalkıp kendi halkını bombalıyorsa, kimyasal silahlar kullanıyorsa o rejimin kimliği, etnik mezhebi, siyasi kimliği ne olursa olsun Türkiye buna karşı durur, bu da en temel insani, ahlaki ve siyasi görevimizdir bizim. Bölgede biz, bakın şöyle söyleyeyim, İslam dünyası aslında fakir bir dünya olmak zorunda değil. Dünyanın doğal zenginliklerinin çok önemli bir kısmı özellikle Orta Doğu coğrafyasında yer alıyor. Fakat güçlü bir liderlik, akıllı ve basiretli bir siyasi vizyon, birlik ve beraberlik olmadığı için İslam dünyasında savaşlar, çatışmalar, krizler, zayıf devletler, kötü yönetimler almış başını gitmiş durumda. Biz nasıl bir zamanlar bütün İslam dünyası bütün dünyaya ışık tutan bir kültür medeniyet havzası idiyse yani Bağdat'ından Basra'sına, Semerkand'ından İskenderiye'sine, Kahire'sinden Bosna'sına kadar hepsini katarak söylüyorum, 21'inci yüzyılda da İslam dünyasının bu vasıflarını yeniden kuşanmasının mümkün olduğuna inanıyoruz. İlimde, kültürde, sanatta, eğitimde, bilimde, teknolojide, altyapıda, dış politikada, güvenlikte ve diğer bütün alanlarda İslam ülkeleri çok daha iyi bir noktada bulunabilirler. Buralardaki barış, dünya barışına ve huzuruna katkı sağlar, buradaki çatışmalar üzerinden kendi milli menfaatlerini ilerletmeye çalışanlar, eninde sonunda bütün dünyayı ateşe verdiklerinin farkında değiller. Yani güvenliğin bu kadar iç içe geçtiği bir dünyada, ben hep şunu söylüyorum; hepimiz güvende olmadan hiçbirimiz güvende değiliz. Bencil bir şekilde ben sadece kendi güvenliğimi düşündüğümde, başkalarının güvenliğini tehlikeye attığımda nihai olarak kendi güvenliğimi de tehlikeye atmış olurum. Yani kendimiz için istediğimizi başkası için de istemiyorsak zaten samimi, tutarlı, dürüst bir dış politika izleyemezsiniz.

Biz nasıl Türkiye için kalkınmayı, adaleti, adil paylaşımı, güvenliği, huzuru istiyorsak, komşu ülkeler ve bölge ülkeleri için de aynı şeyi istiyoruz. Dolayısıyla bizim başkasının toprağında gözümüz yok, başkasının iç işlerine karışmak gibi bir niyetimiz yok. Ama başka ülkelerden beklentimiz de Türkiye'nin iç işlerine karışmasınlar, Türkiye'nin içini karıştırmak için birtakım çocukça planların içerisine girmesinler. Bazı Körfez ülkelerinin Türkiye aleyhine yaptığı kara propaganda faaliyetlerinin inanın halk nezdinde hiçbir karşılığı yok, tam tersine halkı onlardan daha fazla uzaklaştıran bir tutum içerisinde olduklarını artık onların da görmesi gerekiyor.

Etiketler: Suriye , Filistin , İsrail , Beşşar Esed , ibrahim kalın